
Gecikmiş Sözlerin Yükü
Bir anne gördüm sınıfın kapısında. Mazlum, bir o kadar da umutlu. İzliyor çekingen gözlerle camdan yansıyan vasiyetini. İçerisi sıcak ve yıkıcı. Kambur duruşun içindeki güven. Yaşamın acı yükünü ezmeye çalışan. Kendi çizdiği kaderini inkâr etmeye alışık bir surat. Üzgün ama gülümseyen. Gözlerdekini saklayamadan yansıtan. Hayatını bir hiç uğruna feda ettikten sonra ilk ağlama ile bağlanılan bir hayat. Sadece bir hissiyat. Çocuk daha küçük.
Fedakârlık bildik bir sözcük. Anlamaz o. Anlayacak ama. Yan gözle bakarken cama. Geçecek zaman. Durdurulamayan bir ivme. Büyük pişmanlıkları barındıran anlar. Asla ağızdan çıkamayan o sözler. Yürekte toplanan ağır bir yük. Bir anda yıldırım gibi gelen ama kaybedilince dile dökülen o anlamsız sözler. Ne yaparsak yapalım ödenemeyecek bir hesap. Çok ağır bir fatura. Keşke anlaşılsa bazı şeyler en başında. Gecikmiş sözlerin yükünü çekmese boğazlar.
Saatler, günler, aylar ve yıllar. Zamanın içinde uzun bir adım. Uzayın kısacık zamanı içinde yer kaplayan zamanın kısacık bir uzamı. Suskunluğun ızdırabı. Rüyaların dolaşan sözcükleri. Uyanınca unutulan bir sürü kelime. Yaşamın ağırlığını barındıran. Ses tellerinin amansız yorgunluğu. Sadece küçük bir tınıya gebe.

sırası geldi
sırası geldi yine, artık ilişkilerin
hani şu ikinci el kısır sohbetlerine.
bazen teslim olduğun
boşluk dolduran ortamın
saçları kazınmış besleme rolüne.
sözde düşünenlerin
sosyal sirklerine matah davetleri
ve onların kavram mastürbasyonlarına.
adını bulamayan genlerin
ucuz masalarda satılması
ya da
adını almış bir değerin
konacak bir ten bulamadan uçuşmasına.
ortalık kimliğini karıştırmış
androamiplerle dolu,
ellerinde evlilik cüzdanları.
boğulur gibi olmak,
genleri bozulmuş anlamlarda
ve dijital ermişlerin
klavye soğukluğundaki ilahilerinde.
terkedilmiş bir veranda da
sallanan mandalsız yırtık bir
gömleğe kalmış geçmişin ağırlığı.
sevdanın sadece
beden sıvısında temsil edildiği,
buna itiraz edenin
geri dönüşümsüz çöplükte bile
yeri olmayan bir dünya.
tabuların,
totemlerin,
dogmaların,
hoşgörülerin,
kültürlerin
ve bayatlamış ideolojilerin
birbirine karıştığı,
adeta bilinmez umutlara
ve problemlere sancılı
yeni bir doğuma hazırlanır gibi
gürültülerine.
yazan Aşur Horoz

Uykusuzluğa Övgü
Uykusuzluk. Kimileri için en büyük hakikat… en büyük arayışıdır. Karanlıkta ortaya çıkan hayalperestliğin ilk nedenidir. İnsan onunla başlar, onunla biter. En büyük aşktır birisinin sahip olabileceği. Sıkılır karanlığın hiçliğinden ama yine de sahip olmak ister tüm benliğiyle. Tavana atılan bakışlara yeni bir anlam yükler. Kopmak ister tanıdığı herkesten. Kurtulmak ister dünyanın sürekli akışından uykusuzluğunun sessizliği içinde.
Dışarıya bakar perdenin ardından. Karanlığı aydınlatan sokak lambaları ile selamlaşır. Tek arkadaşıdır onlar. Her şey yokluktan başlamamış mıdır zaten? Bir zamanlar her şeyin karanlık doğduğunu bilir içten içe. Bir mağaranın içindeki güven duygusu veya yağmur yağarken hissedilen huzur gibidir. Uykusuzluğa muhtaçtır.
Bir sesle irkilir. İlk ışıkların ortaya çıkışıyla… bir horozun ötüşüyle. Aydınlık geldiği gibi yanmıştır her şey daha ilk kıvılcım ortaya çıkmadan. İnsanların süregelen koşuşturmasıyla bitmiştir tüm koşuşturma. Bilemez ne yapacağını seslerin yükselişiyle. Sigarasının dumanı bile bulanıklaşır gündüzde…
En büyük korkusuyla yüzleşmenin zamanı gelmiştir. Yatağa girer. Gözlerini kapatır ve tekrardan selamlar onu. Ama kurtulamaz düşüncelerinin içindeki bulanık dünyadan. Düşünür. Kurgular tekrardan tüm yaşanmışlığını. Ağzından çıkmış kelimeleri tekrardan düzenlemeye çalışır, var olmayan olaylar ile rahatlatmaya çalışır kendini.
Hiçbir zaman mutluluğa sahip olamayacağına emin olduğu bir an vardır… tüm o karanlığın, tüm o kederin, tüm her şeyin son bulduğu. Uyanmıştır aslında… uykusuzluğu kadar.

Bir Umut Yolculuğu
Tek bir görevim olduğunu biliyorum. Tüm bunları bitirmek için çıkılan bir umut yolculuğu. Umudun orada olacağı bana rüyalarımda söylendi. Sessiz fısıltılarımın arasında duydum onu. Beni çağırıyordu. Bana ihtiyacını vardı, benim ona olduğu kadar. Bu metan kokan cehennemdeki yalnızlığımdan her zaman nefret ettim. Ciğerlerim buranın acı verici havasına daha fazla dayanamıyor. Sefaletimi bir kenarı bırakıp kaderin beni götürdüğü yoldan gitmek istiyorum.
Yola çıkmak üzere olan bir gemiye atladım. Kimse neden buradasın diye sormadı. Sanki evren beni çağırıyordu. Beni bir kral gibi karşılamalarını isterdim—böyle olmayacağını bilmeme rağmen. Bazen kaderin bizi nereye götüreceğini yola çıkmadan bilemeyiz. Atılan ilk adımların ne getireceğini tahmin etmek en zor olanıdır.
Uzakta beni bekleyen bir umut var, biliyorum. İçimden sürekli bunu tekrarlıyorum. Bir süreklilik… büyük bir durgunluk. Mutluluk da böyle bir şey değil mi çoğu zaman? Başlangıç beklentilerinin zamana yayılmış hali kadar cahil. Zaman yavaşlıyor. Etrafımdaki her şey bir ışık hüzmesi haline geldi. Sonsuz karanlığın içinde hiçbir şey eskisi gibi gelmiyor. Zamanın ve maddenin olmadığı bir boşlukta sürükleniyorum.
Gözlerimi kapatmak istiyorum. Her şeyden sonra bu yük bana ağır gelmeye başladı. Her geçen dakika… sanki yılları arkamda bırakıyor gibiyim. Bilmediğim bir kuraklığın kokusunu almaya başladım. Neredeyim? Gemiyi terk etmemi söylediler. Sorgulamadan yavaş adımlarla indim. Terk edilmeye uzun zaman önce alışmıştım. Hiç bilmediğim bir yerde, hiç bilmediğim bir yoklukta… Onlara güvenmiştim.
Sanırım aradığım yer burası. Bu ıssızlık benim evim. Burası tek umudum. Etrafımdaki her şey bulanıklaşmaya başladığında fark ettim. Bu bir rüyaymış. Çarmığa gerilmiş bedenimden geriye kalan son damla kanımı da toprağa akıttım.

Senden Nefret Ediyorum
Uyandığım anda karşımda onu gördüm. Ellerinde kanlar vardı. Bir rüyanın içinde olup olmadığımı anlamaya çalıştım. Her şey fazlasıyla gerçek gibi gözüküyordu. Korkudan donuklaşan bakışlarının içindeki hiçlik beni ürküttü. Hiçbir şey söylemek istemedim. Sadece gözlerinin içine baktım. Sorgulamadım. Sanki gündelik karşılaşılan bir olay gibi geçiştirmek istiyordum.
Bilmek birçok şeyi öldürüyor… bir aşkı veya çoğu zaman bir merakı. Bir cinayet zanlısı gibi suçluluk hissetmeye başladım. İnsanı acı çekmek değil de suçluluk daha fazla korkutuyor. Yattığım yerden kalkmamak ve olası bir rüya durumunun içinde bunu atlatmak istiyordum.
Gözlerinin içindeki boşlukta kendi yansımam kaybolmuştu. Her zaman onun gözlerindeki derinlikten korkmuşumdur. Acaba beni fark etti mi? Tüm kâinatta zaman durmuş ve tüm odak bu anın içinde toplanmış gibiydi. Tüm titremelerime rağmen yerimden kalkmaya karar verdim.
Ona yaklaştım, ne olduğunu soracaktım? Beni fark etmiş gibi irkildi. Tekrardan göz göze geldik. Bir şeyler söyledi ama anlamadım. Fısıldar gibi konuşuyordu. Omzuna dokundum. Ne dediğini anlamak istiyordum. Fısıltılarının içinde yükselen sesinde tek bir cümle vardı; senden nefret ediyorum…

Yaşayan Bir Dünya Karşısında
Hiçbir şey yapmıyorum. Sadece izliyorum. Etrafımda gerçekleşen kaosa karşı her zaman kendimi yabancı hissetmişimdir. İnsanlar sürekli birbirleri kemirirken, ben oturduğum bu yerde kendimi bitirmeye çalışarak ne kaybediyor olabilirim ki? Küçüklüğümden beri hiçbir şeye dahil olmak istemedim. Kafamın içinde yaşadığım hayalci gerçeklik beni sarhoş etti. Belki de bu yüzden insanlarla pek iyi geçinemiyorum.
Yalnızlığı sevdiğimi iddia ederek kendime yalan söylüyorum. Yalnızlık acıdır. Yalnızlık en büyük cinayettir. Her anında kendimi öldürüyor, çürümüş cesedimden tekrar doğuyorum. Sessizliğin kulağımda yankılanmasıyla sarsılıyorum.
Düşünmeyi seviyorum… başka hiçbir şey yapmaya mecalim kalmayana kadar. Çoğu zaman beni kimse anlamıyor. Anlatmaya da çalışmıyorum. Benliğimden nefret ediyorum. Hiçbir zaman mutluluk potansiyeline ulaşamayacağımı kabulleniyorum.
Başka bir yerde mutlu olacağımın umuduyla dışarıya atıyorum kendimi. İnsanların kahkahalarından rahatsız oluyorum. İçimdeki çığlıklar daha çok artıyor. Hiç kimsenin yanında huzura eremeyeceğime daha çok emin oluyorum.
Tembellik gibi görünen hareketsizliğim herkes tarafından sevilmeye başladı. Nefretim gözlerimden okunurken kimse gözlerime bakmamaya başladı. Kolektif hafızanın çabalamayan bir halkası olup bu kadar referans noktasına sahip olmayı garip buluyorum.
Bir hiç olduğuma eminim. Konuşmadığım her anda unutuluyorum. Unutulmanın acısını seviyorum. Terk edilmek kadar unutulmak da hoş bir şey. Zihnimde sürekli bedenimi tanıdığını iddia eden sese de bunu hatırlatmak istiyorum ama hiçbir zaman başarılı olamıyorum.
Eylemsizlik içinde geçmiş hayatıma bakınca unutulmuş bir sürü anı görüyorum. En sevdiğim anılar her zaman kendi bilinçaltımda romantikleştirdiğim durgunluklardan oluşuyor. Yaşamından bahset dedikleri zaman sadece susuyorum çünkü içselleştirdiğim bir sürü manipüle edilmiş anı paylaşmak istemiyorum. Geçmişimi herkesle paylaşarak yaşamıma ortak olacak insanlar yaratacak kadar aciz hissetmiyorum.
Zihnimde sürekli dolaşan düşüncelerim içinde hapsolmuşum, onlardan kurtulamıyorum. Gözlerimi kapattığım zaman canlanan dünyadan dolayı uyuyamıyorum. Yaşayan bir dünyada her anımda ölüyorum.

Bir Solucanın Güncesi
Bu ben miyim? Aynada gördüğüm gülümseyen kişi. Ağzımdan çıkan kelimelerin anlamsızlığını ilk kavrayan kişi. Ne yapacağını bilmediğinden duvarları yumruklayıp, çektiği en küçük fiziksel acıyla ruhunun acısını dindireceğini zanneden kişi… Bu kişiyi tanımıyorum.
Unuttuğum çocuk olmak istiyorum. Farklı birisi olmak istemiyorum. Gerçekten nefret ediyorum. Ağız dolusu küfürler savuruyorum. Kendime acı vermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorum. İçimdekileri dökmemek için dudaklarımı kemiriyorum. “Siktir git” diyemediğim için kabulleniyorum. Ben bu olmayı hak etmiyorum.
Sinirden ayaklarım titriyor. Kimse benliğimi tanımamalı diye tekrarlıyorum. Yalnız olmak istiyorum. Kendimi özlüyorum. Her önüne gelene yüz vermek istemiyorum. Yüzüme bakıp sadece “selam” diye fısıldıyorlar. Bütün vücudum sessizce dikilse de gözlerimdeki gerçekleri saklayamıyorum.
Soru sormak istiyorum… ama neden sorduğumu bilmiyorum. Kendimi sürekli tekrarlıyorum. Çok sinirliyim. Yaşamak acıların tüm kaynağı. Bundan kaçmak için her şeyi yapmak istiyorum. Belki de sadece sonsuz uykuda aradığım o huzuru bulacağım.
Her harfte ruhumdan parçalar eksiliyor. Anlaşılamıyorum, kendime karşı bile. Hiçbir şey yapmamak istiyorum ama bunu da çok zor buluyorum. Gözlerimi bile dakikalarca kapatamıyorum. Gözlerimin önünden film şeridi gibi geçen bir hayatın benim olduğuna inanmıyorum.
Artık koşmak istemiyorum. Kendimi daha fazla rezil etmek istemiyorum… Kaçamıyorum. Hiçbir şeyden kaçamıyorum, kendimden kaçtığım kadar. Terk etmek istiyorum ama ona bile cesaret edemiyorum. Yalnızlığı sevdiğime dair yalanlar söylüyorum ama bir daha o cehenneme dönmek istemiyorum.
İnsanların içinde sürekli gülümsüyorum. Acılarımı anlatmaya çalışıyorum. Rahatladığımı hissediyorum ama daha da tırmanıyorlar. Lütfen artık beni rahat bırakın. Rüyalarımda sürekli gördüğüm camdan gökdelenden atlamak istiyorum. Yaşamanın acısına daha fazla dayanamıyorum.
Durmak istemiyorum. Durduğum zaman düşüneceğimi biliyorum. Durmadığım her anda kendimi ikna etmeye devam ediyorum. Değersiz bir hayatım olmadığını sürekli tekrar ediyorum ama sonucunda bu yazıyı yazacak kadar solucan hissediyorum. Tekrar ve tekrar “siktir git” demek istiyorum. Her şeye… çevremdeki sürekli harekete. Dışarıdan görünen varlığıma.
Kurtulmak istiyorum. Hepinizden. Kendimden. Sürekli kendimi tekrar ederek motive olmaya çalışıyorum. Hiçbir şey değişmiyor hayatımda. Her zaman buluştuğum bu noktada kalıyorum. Elimi kırmak istiyorum. Eklemlerimdeki morlukları gizlemek için yaptığım tüm çabalarıma rağmen…
Ve gülüyorum…

Metafiziksel Zırvalıklar
“Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler. Duyularımızdan aldığımız zevk, bunun bir kanıtıdır. Çünkü onlar, özellikle de diğerlerinden fazla olarak görme duyusu, faydalarının dışında bizzat kendileri bakımından da bize zevk verirler.”
Hayrete düşme eğiliminin yetersiz kalması mıdır metafiziksel düşünme istencimiz yoksa sadece güçlü bir merak mıdır tanrıya? Duyusal dünya olarak tanımladığımız dünyaya karşı beslediğimiz nefreti diyalektik olarak kusursuz bir dünya arayışımız ile bütünleştirmek istiyoruz. Tüm bu düşüncelerimizi sistematik hale getiren Kant’ın en büyük naifliği transandantel dünya kavramının sonucunda tanrıya ulaşmak istemesiydi.
Duyuların aldatıcılığının, doğduğumuz anda uzay ve zamanın içinde gizli olan saf görüsel gerçeklerden birisi olduğunun bilgisine sahip olmamıza rağmen, sınırlarımızın içinde gerçeği aradık. Sürekli fenomonel aşkınlıklarımızı birleştirmeye uğraştık. Kendine şeyi duyularımızla aradık ama bulduğumuzu özdeşlikten çıkaramadık.
Platon’un idea kavramının temel amacı da varlık problemine bir çözüm bulabilmekti veya Aristoteles’in metafiziksel tözlerinin. Düşünmek istemediğimiz için bu iki büyük insanı sürekli tanrılaştırdık, ontolojik sancılarımızı bu değişmez görüşler ile kapatmaya çalıştık. Düşünce tarihimizi anlayamadığımız bir gerçeği keşfetme istenciyle şekillendirdik. Mantık kurallarını algımızla süsledik, süslediğimiz algımızı aşkınlığımızla çarpıştırdık.
Bir nesne veya bir insan ne kadar incelmiş, ne kadar değeri düşünülmüşse düşüncelerin daha değerli olabileceğine dair merakımızı güçlendirdik. Ne kadar ilerlersek ilerleyelim Platon’a sürekli geri döndük. Birden kaçmaya çalıştıkça kaçtığımız yerde onunla karşılaştık. Sistemlerimizi geliştirdik ama başlangıcımızın ve parçalarımızın bütününü hep aynı tikelliğe ulaştırdık.
Yükselmek istedik, uzay ve zamanın bilgisine ulaşmak için yedi ile beşi topladık. Sentetik aşkınlık saçmalığını ürettik. Yalnız kaldık. Kimse tarafından sevilmemeyi göze aldık ama sistemleştirme çabalarımıza devam ettik. Bir şeyin diğer bir şey olmayacağına emin olduk ama bu ikisini bağlayan idrak fiilini görmezden geldik. Sürekli eleştirdik ama sonucunda anlamlandıramadığımız ampirik gerçekleri keşfettik.
Deterministik bir dünya olacağına emin olacak kadar dehalarımızı EPR yolunca harcadık. Zar atmaz dediğimiz tanrının yanıldığını metafiziksel düşünmemek uğruna reddettik. Şimdi de aşkınlığı fenomenlerimizle örtmeye, olasılıkları endüksiyon ile unutmaya devam ediyoruz. Kümülatif bilgi birikimlerimizin yanılgılar dağı olmasından çekinmiyoruz.
Ne kadar çabalarsak çabalayalım, her zaman normalize etmekten kaçamıyoruz. Sonsuz veya sıfır, sıfır veya bir… Sadece sentetik aptallarız.

Tanrım… Neden Bana Eziyet Ediyorsun?
Unutmaktır en büyük intikamın. Artık rüyalarından kaybolmasıdır. Korkarak uyanmamaktır gecenin köründe. Terlemiş suratına bakmamaktır loş ışığın altında. Unuttuğunu unutmaktır karanlığın ortasında. Işığın doğuşuyla başlamaktır yeni bir hayata. Binlerce kez vurulmuş kalbinin iyileşmesidir. Korkmamaktır artık. Arkanda bırakmaktır kırılmış bir vazoyu. Ayağına saplanan cam kırıklarını umursamamaktır. Akan kanınla barışmaktır.
En azından kendimi bu şekilde kandırabiliyorum. Baktığım her yerde seni görmüyormuşum gibi. En saklı anlarımda bile yanımda olmanı dilemiyormuşum gibi. Yanımdan bir an olsun gideceksin diye aklım çıkmıyormuş gibi… Sana seni unutarak sığınmak istiyorum. Seni sevdiğimi biliyorum ama kalbimdeki ateşleri söndürmek için tonlarca su döküyorum. Varlığının her anını kendi varlığımla birleştiriyorum. Sen seni unuttuğumu düşünsen de ben seni her evrenimde yeniden yaratarak seviyorum.
Her gece döktüğüm gözyaşlarından utanıyorum. Attığım çığlıkları sen duyma diye yastıkla ağzımı kapatıyorum. Zihnimin derinliklerindeki ayak izlerini silmek istiyorum ama kalbimin yollarını sana kapatamıyorum.
Tanrım… neden bana eziyet ediyorsun? Tanrım… neden bu kadar yoğun hissettiriyorsun?

Sana İman Etmek İstedim
Yabancılaştığım sokaklardan yürüyorum. Kaldırımlar artık bana tanıdık gelmiyor. İçinde bulunduğum bedenin kokusu beni rahatsız etmeye başladı. Rahatsız edilen zihnim sürekli bir kaçış eylemi içinde. Koku yayan, çürümeyi unutmuş canlıların saldırısı altındayım. Unutulmuş bir intihar ormanında gibi. Rüyalarımın dışında bir yaşamın olduğunu inanmıyorum.
Bir bomba patladı, kaçmak için bir kolonun arkasına sığındım. Zaman su gibi aktı. Kolonun iki yanından yükselen ateşlerin sıcaklığı ile kavrulduğumu hissediyorum. Bedenimden daha önce duyumsamadığım kokular geliyor, bir yerde yangın olduğunu düşünüyorum. Erimiş derimden yayılan kokuyu sonradan fark ediyorum. Acıların baki olduğuna tam anlamıyla kanaat getirdim.
Patlamış bina küllerinden yeniden doğdu. İçinde yeşeren umutlar için yardıma geldim. Çok mutluydum. Kollarımdan akan kanları umursamadım bile. Yaşadığımı hissediyordum. Düşüncelerimi aktarmaya çekinmeye başladım. Yalan söylemeye iyice alıştım. Mutluluk erdemine bu şekilde sığınacağımdan emindim. Eskiden tanıdığım yüzleri tekrar sevgi ile karşıladım.
Mutluluğum gibi rüyam da kısa sürdü. Rahatsız edilmek istediğim tarafından rahatsız edilmek istemediğim tek anda rahatsız edildim. Bazen sadece anlar vardır. Zihnimde dolaşan dumanların ciğerlerimi yaktığı anlar. İnanç gibi anlar. Kalbimin aklıma üstün geldiği anlar…
Vaftiz edilmek istedim. Diz çökmek istedim. Sana iman etmek istedim.

Tek Bir Cümle
Kapılar kapandı. İçeride sadece sen ve ben varız. Nefes seslerimizin birleştiğini hissediyorum. Kulak çınlamam geçtiğinde duyduğum ilk şey senin yükselen sesin oldu. Neden bu kadar sinirliydin acaba. Her ne kadar gerginliği başlamadan önlemeye çalışsam da bunu başaramadığımı farkındaydım. Her zaman böyleydim. Ona verdiğim değeri hiçbir zaman anlamayacağını biliyordum. Benim gibisiyle belki de hiçbir zaman karşılaşamayacak. Üstünlük kompleksimi sakin kalarak göstermeye çalışıyordum. Yabancılaşmam bugüne özgü değildi.
Yükselen seslerin arasında birkaç kelimeyi zar zor anlayabildim. Cevap vermeyi düşündüm ama gerek görmedim. Yazılarımın neden zihnimde hep yüksek gerginlik anlarımda belirdiğini hiçbir zaman anlayamayacağım. Söylenmeyen sözler yazıya dönüşüyor. İçte kalanlar sayfaları doldurmak için kullanılıyor. Böyle olmamalıydı. Bazı şeyler söylenmeli, söylenenler dinlenmeliydi. Problemler her zaman söylenen sözlerin anlaşılmamasından oluşmuyor mu zaten?
Sevdiğimi düşünüyorum. Her ne kadar kavga etmekten nefret etsem de bunu seven bir yanım her zaman içinde duruyordu. Evrimsel süreçlerin vazgeçilmez parçası olan savaşlar kolektif bilincimi abluka altına aldığını annemin karnındayken bilseydim gözlerimi açmak ister miydim acaba? Göğsüme birkaç darbe geldiğinde kendime geldim. Bir şeyler söylemediğim için sesler daha çok yükselmişti. Ağzımdan tek bir cümle çıkıverdi; seni seviyorum.

Ecce Homo
Kaçmak istemiyorum. Düşünmek için birkaç dakikam kaldı. Çok üşüyorum. Kendi kanım tarafından ıslandım. Kirpiklerimin üstünde katılaşmış bir kan parçası görüyorum. Kendi yalanlarıma inanmanın getirdiği acizliği sevmiyorum.
Bütün yaptıklarım için pişman olduğumu hissediyorum. Etrafımdan bana iğrenerek bakan yüzleri kucaklıyorum. Bunu hak ettiğimi biliyorum. Kendimi çok öncelerden kandırmaya başladım. Bana layık olduklarını hissettim. Yaşanılan onca şeyden sonra beni sevebileceklerine inandım. Uzaktan bakınca normal bir insandım.
Ben o olmak istemiyordum. Her şeye sahip olmak istemiyordum. Bir şeyler için zorlamak istemiyordum. Teklif ettim. Birçok defa reddedildim. Belki de hiç teklif etmedim. Benim deli olduğumu düşünüyorlar. Ya da gerçekten öyle miyim? Bileklerimdeki kesiklerin sızladığını hissediyorum.
Beni kimse anlamadı. Belki zamanla anlayanlar çıkar. Valinin karşısında iki büklüm durmamam lazımdı. Dik durmalıydım. Şimdi sessizce özgürlüğüme gidiyorum veya büyük bir boşluğa. Tanrım… Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum.
Susadım. Sanırım artık yalanların sonu geliyor. Ellerimi son kez açtım. Sana yalvarıyorum… Tanrım, Tanrım, beni neden bırakıyorsun? Birkaç tahta parçasına çivilenmiş bir et parçası olmamalıydım. Göğe yükselmek istedim.
Sadece ve sadece… yalanlarım yüzünden ölmek istemedim.

Uyanmak
Gecenin karanlığında uyandım. Dünya çok sessiz. Uzaklardan bir bebek ağlaması duyuyorum. Beni çağırıyor olabilirler mi? Yardım etmek için koşuyorum. Dipsiz karanlık bitmek bilmiyor. Odamın bu kadar büyük olduğunu şu ana kadar fark etmemiştim. Ayaklarım bedenimi kaldırmıyor. Sürekli düşüyorum.
Yine ihanete uğramış olabilirim. Bağırmaya çalışıyorum. Uzun süreli suskunluk sonrası çıkan boğuk ses kulaklarımı tırmalıyor. Kendi sesimden iğreniyorum. Geri dönmek istiyorum. Görmek istiyorum. Nefes alış sesimden rahatsız olduğumu o anda fark ediyorum.
Hapishane hücresine girmek için her şeyini feda edecek bir mahkûm gibi hissediyorum. Delirmiş olabilirim. En son ne zaman bir bedenin cazibesine bu kadar kapıldığımı hatırlamıyorum. Diz çökmenin tek çare olduğu bir aydınlığı kabul etmek istemiyorum.
Gözlerim yanıyor. Işıkla ilk defa tanışmış gibi hissediyorum. Artık ağlama sesi o kadar uzaktan gelmiyor. Karanlığın cennetim olacağı hiç aklıma gelmezdi…

Hissetmek
Yere birisi yığılıyor. Kim olduğunu anlamaya çalışıyorum. Etrafında meraklı bir kalabalık oluşmaya başladı. Bir sürü insan, bir sürü farklı yüz. Bir katliamın kokusu gibi burnum ceset kokusu ile doluyor. Midem bulanıyor. Galiba kusacağım.
İlk defa gözlerimi açmak istiyorum, gerçeği göreceğime emin olduğum tek anın bu olduğunu hissediyorum. Kendi ölümümle yeşereceğim bir hayat diliyorum. Her zaman hayalci olduğumu biliyordum. Bu sefer tam anlamıyla kabul ediyorum.
Cesetlerin arasında bir ceset. Yaşanmışlıkların arasında sıradan bir hayat. Geçmişi hatırlıyorum. Etrafımda benden haz etmeyen diğerleriyle dolu… saf ve temiz bir çocuk olduğumu.
Terk edilmişliğimin son ana özgü olmadığını fark ettiğim için rahatlamış hissediyorum. Başarısız bir hayatım oldu, başarısız bir ölümüm olduğundan şüphe ediyorum. Yere yığılan bedenim akbabalara bile yem olmayacak kadar işlevsiz gözüküyor.
Artık eskisi gibi görmüyorum…

Tanrı Öldü
Tanrı öldü. Tanrıyı öldüren din adamlarıydı, tanrıyı öldüren süregelen peygamber akışının sonuydu, tanrıyı öldüren bedenimizin kutsallığını farkına varmamızdı. Tanrıyı tanrının kendisi öldürdü, kendisiyle birlikte var olan geleneklerimizi de peşinden sürükledi. Geriye pek bir şey kalmadı. Büyük bir anlamsızlık, büyük bir açlık…
Tüm tabularımızdan kurtulursak geriye bomboş bir dünya, isim verilmesi gereken sonsuz sayıda çiçek kalmaz mı? İşte tam o anda yeşerteceğiz erdemlerimizi, işte o anda geliştireceğiz tinlerimizi. Sonra keşfedeceğiz yeni bir tanrıyı doğanın içinde, zihnimizin idrakinde.
Arayışımızın yönünü dışsal olana değil, içsel olana yöneltmeliyiz. Onu yukarıda değil, aşağıda aramalıyız. Kaybolmuş bir nesili hormonsal zevklerin yokluk içindeki anlamından arındırmalı, tanrının öldüğünden haberleri olmayanlara, zevkin bedenin aşağısında değil, yukarısında olduğunun haberini vermeliyiz.
İnsanlık görüngüleri keşfetmek için vardır, keşfedemeyeceği şeyler üstüne aşkın düşünmek için daha çok ruhbandır. Nedir bu inat? Anlayamadığımız küçüklükleri normalize etmeye çalışmakla… İlk önce vurmalıyız âdetlerimizi, ilk önce çiğnemeliyiz geleneklerimizi ayaklarımız altında, ilk önce açmalıyız gerçek savaşı var olan inanç anlayışlarımıza.
Bilmiyorlar nihilizmin ne olduğunu, yaşamın gerçek kanıtı olduğunu. Demirden bir yönetim altında ezilmiş halkın haklı ve şerefli direnişi olduğunu. Bütün diğer direnişlerin ötesinde, boğulan ve kelepçelenen tüm kurbanların son silahı olduğunu. Güneşin son ışığındaki yaşam, gece gökyüzünde beliren yolumuz olduğunu…
İnsan ilk önce öldürmeli tanrısını ki sahip olabilsin yeni tanrılara… toprağın içindeki mineral pigmentlerinden, gökyüzündeki ışıkların geçmişinden!

Unutulmuş Bir Tablonun İncelemesi
Bir köşede unutulmuş, belki de terk edilmiş bir tablo. Kimse yüzüne bakmıyor. Çerçevesi küflenmiş. Ressamı isim vermeye tenezzül etmeyecek kadar umursamamış. Tablo bağırıyor… tek dileği ona değer verecek birilerini bulabilmek, onun güzelliği fark edecek birilerine sahip olabilmek. Herkes gibi o da anlaşılmak istiyor, herkes gibi o da fark edilmek için içten içe yanıyor. Renkleri karanlık, ışık ona hiçbir zaman gülmemiş, yanındaki tabloyu aydınlatmak için kurulan ışığa muhtaç. Neden kimse onu sevmedi?
Tablodaki şekiller bulanık, sanki fırçaları test etmek için kullandığımız bir deney paleti gibi, kimse ona isteyerek şekiller çizmeye bile çabalamamış. Sadece üzerine atılan boyalar, doğru tonu bulabilmek için karıştırılan renkler… Belki de nesnelere verdiğimiz değerler onları romantikleştirme katsayımıza göre değişiklik gösteriyordur. Neden kimse ona romantik gözle bakmamış? Neden kimse onun uyandırdığı düşüncelere kapılmamış? Neden romantikleştirilmesi gerek tek bir şey varken, birçok şey üzerine şiirler yazılmış?..

Kayboluşun Güncesi
Bazen nefesim daralıyor. Kendimi hiç birisine körü körüne kaptırıp kaptıramadığımı düşünüyorum. Her zaman aşık olmak için fazla zeki olduğumu düşündüm. Bir insana koşulsuz şartsız güvenebilmek için fazla mı rasyonel düşüncelere sahiptim acaba.
İnsanlara güvenmek için inisiyatif aldığım zamanları düşünüyorum, belki de kendimi kullandırmak istiyorum veya aptal rolü yapmak işime geliyor ama karşılığında insan soyunu daha iyi tanıma fırsatı buluyorum.
Çok fazla soru sormamam gerektiğini hep sonradan öğreniyorum, soru sordukça üzüntüm veya heyecanım azalıyor. Daha derinden öğrendikçe var olan saf düşüncelerim gittikçe daha karanlık bir hale bürünüyor.
Son zamanlar sevmenin ne olduğunu düşünüp duruyorum. Bir acıma hissi mi, bir kabul mü, bir hayranlık mı? Belki de sadece basit bir hayranlıktır ama herkes sevdiğini düşündüğü kişinin hayranı oluyor mu, belki de uyumsuz yanlarını gözden kaçırmak için hayran da olmak gerekiyor.
Sürekli insanlar arasında bir benzerlik buluyorum, sanki çevremde topladığım insanların ortak özellikleri benim onlarda bulduğum çekicilikte saklanıyor. Nedense arı olan insanları sevmiyorum veya kendi kuralları içine sıkışmış budalaları. Her zaman kendini daha fazla keşfetmek isteyen, daha da derine inmek isteyen cesur insanlar ilgimi çekiyor. Bu yüzdendir de kendimi sürekli güvensizlik hissinde buluyorum.
Kendimi toplumdan tam anlamıyla kopmuş gibi hissediyorum. Kendime saygımı yitirmiş de olabilirim. Bunların hepsinin kaynağı karşıdakilere yetememek olabilir mi diye düşünüyorum. Birisine yetinmek için sürekli çabalamak, sürekli gelişmek mi lazım veya ona yetindiğini anladıktan sonra kendini tamamen bırakmak?..
Bazen hiçbir fikrim yok, sosyal konulardaki yeteneksizliğimi gözlem konusundaki yeteneğimle kapattığıma inanıyorum. Çoğu zaman susmayı başaramadığım için kendime kızdığım zamanlar da oluyor, bunun sonucunda da büyük pişmanlıklar geliyor.
Her zaman kendime soruduğum asıl soruyu tekrar ve tekrar soruyorum, neden kusursuzu sevmiyorum, neden kusur istiyorum, neden kusursuz bir şey bana en kusurlu geliyor? Neden düzgün bir hayat yaşama şansım varken gidip de en kusurlusunu seçiyorum? Neden bazen kolay yaşamayı seçmek için kendime acı çektirmenin sıkışıklığını seviyorum?
Çocukluğumuzda alıştığımız acının sonucundaki başarı hissi hayatım boyunca peşimi bırakmayacak sanırım. Bir başarı hissiyatı hissetmem için büyük acılar çekmem gerektiğini her zaman hissedeceğim. Ödül mamamı kazanmamın acılı sürecine aşık da olabilirim.
Bedenlerin benim üzerimde bir çekiciliği olmadığını düşünmeye başladım. Zihnin içindeki benzersiz düşüncelerin hayranıyım. İster unutulmuş bir beden olsun ister herkes tarafından ibadet edilen, zihnin içindeki zenginlik her zaman unutulmuştur benim için. Keşke onları keşfetmek için bu kadar uğraş sarf etmesem veya zihnimdeki düşünceleri her gece farklı olaysal bağlantılar ile zenginleştirmeye çalışmasam. Kendime karşı olan özgüvenimi kazanacağım anı merakla bekliyorum.
İnsanların gözlerinin içine bakmadan yanlarından geçip gittiğimde onların zihinlerinin içinde uyandırdığım düşünceleri merak ediyorum. Belki de tek kurşunluk hayatı merak etmekle yetinerek harcıyorum…

Sadece Silinmek İstiyorum
Bazen sadece silinmek istiyorum. Söylediğim sözlerin, koltuğumda bıraktığım sıcaklığın, kahve fincanımdaki parmak izlerimin. Herhangi bir köşedeki toz birikintisi gibi silinmek ve geride kalan parlak yüzeyin verdiği mutluluk olmak istiyorum. Silinişimin bir hüzün değil, mutluluk olarak algılanacağı bir dünya için neleri vermezdim.
Başarısızlıklarımdan oluşan zihnimde mutluluk kırıntılarına erişemiyorum bile. Bana değer veren insanların gözündeki hayali yükselişime imrenerek bakıyorum. Sadece yok olmak istiyorum, bir anda… birde.
İnsanların yakarışlarıyla karşılaşıyorum rüyalarımda. Onlardan kaçıyorum, bir köşeye saklanmaya çalışıyorum, umut dolu bekleyişim her zaman onlar tarafından o yalnız köşede bulunmam ile yok oluyor. Peşimi bırakmaları için onların önünde diz çöküp yalvarıyorum. Artık umudumun kalmadığını daha güne başlamadan rüyalarımın içindeki acizliğimle görüyorum.
Gözlerimden yaşlar akıyor, başaramadığım bir hayata ağlıyorum. Beni destekleyen insanların alkışlarının hedefindeki hiçliğe ağlıyorum. Kaybolan gençliğimden bana hiçbir şeyin kalmamasına ağlıyorum. Yakın hissetmeye başladığım insanların yüzlerindeki hayal kırıklıklarına ağlıyorum…
Neden silinme ihtiyacı duyuyorsun diye soruyorlar ama gözlerimin içine bakmıyorlar. Gözlerimdeki kaybolan varlığımı görmüyorlar. Kendimi anlatamadığım için çektiğim acıları bilmiyorlar. Odamın içindeki adımlarımın sesinin kulağımda yankılandığını bilmiyorlar. Düşüncelerimin içinde çığlık çığlığa koşuşturduğumu bilmiyorlar. Herhangi birisi olmak için çabalamama rağmen olamadığımı bilmiyorlar. Onların içinden birisi olmak için her şeyimi feda edebileceğimi bilmiyorlar.
Sadece bağırıyorlar, sadece destekliyorlar, sadece büyütüyorlar, sadece ben olduğumu bilmiyorlar…

Tanrım Söyle Bana
Baktığım her yerde seni görüyorum. Seni hiçbir yerde bulamamış olsam da içimdeki sana sığınıyorum. Seni başkalarına tercih ettiğimi düşünmeni isteyerek sana tapıyorum. Yaşamımın her anında seni zihnimin içinde yaşıyorum. Seni içimden nasıl atacağıma dair hayaller kuruyorum ama o hayallerin sonundaki tüm yolları senin önüne çıkartıyorum. Okuyorum, sana dair izler görüyorum… dışarı bakıyorum, seninle bir dünya görüyorum… kaçıyorum ama senden kurtulmayı düşünemiyorum…
Neden hala seni seviyorum, tanrım? Neden seni aldatmış olmama rağmen içimden atamadığım seni bırakıyorum? Neden her farklı evrende sürekli seni yaratıyorum? Neden seni birçok defa reddetmişken sana aşık hissediyorum? Neden hala senin kutsal sayfalarında boğuluyorum? Neden senin kadar alçak gönüllü olabilmek için çabalamıyorum? Neden başka türlü yaşamak varken içimde seninle yaşıyorum? Tanrım söyle bana, neden seçimlerinden olayı beni cehenneminde süründürüyorsun? Tanrım söyle bana, neden bu kadar yoğun hissettiriyorsun?

İnsan Olmamızın Zamanı Gelmedi Mi?
Adaletsizlik karşısında artık tamamıyla duyarsız olduk. Değişimden sürekli kaçış içinde olmaya çabalayacak kadar eylemsizlik içine sıkıştık. Aynının cehennemine dönüşmüş zihinlerimizde devrim fikri oluşmadan son buluyor. Neden bu kadar pasifleştik? Neden toplumsal açıdan bu kadar vasıfsız gözüküyoruz? Neden göklere yükselmişken, yerlerin altındaki karıncaların birliğinden korkuyoruz? Bütünlüğümüz iyice bireyselliğe indirgendi, artık birlik içinde bir şeyler başarmak bize her zamankinden zor geliyor. Yapılan yanlışlar karşısında dik duran bir nesilden, kamburlaşan bir makak maymununa dönüştük.
İnsan sosyal bir varlıktır ama bu sosyal varlık statüsü artık sadece kafelerde kahve içip sohbet eden amip sürüsüne dönüştü. Konuşulan büyük sözler, daha bir dakika geçmeden unutulmaya başladı. Birlik içinde başardığımız onca başarıdan sonra yanıp sönen ahmak telefonlar tarafından uyutulduk. Bu yüzden gecenin sessizliğinde açılan düşüncelerimizle ortaya çıkan pişmanlığımızla bir sonraki gün içinde yapacaklarımıza dair hayaller kuruyoruz ama gün başladığında geceye kadar uyurgezer gibi davranıyoruz. Düşünmekten kaçmak için uyumayı tercih ediyoruz. Uyumak bizim için yeni normal haline geldi, gün boyunca esniyoruz, tek mutlu olduğumuz anlar işlevsizliğin en yoğun olduğu anlara dönüştü.
Ne zaman otoritenin verdiği kararlara boyun eğmeye başladık? Ne zaman insanlık olarak bu kadar küçüldük? Ne zamandan beri bir söz söylemeye bile titrer olduk? Ne zamandan beri doğru bildiğimiz şeyleri kendimize saklamaya başladık? Ne zamandan beri sürekli aşağılanma içerisindeydik? Belki de insanlık olarak her zaman korkaktık, belki de dizlerimizin bükülmesinin sebebi diz çökme alçaklığımızdır, belki de kamburluğumuz sebebi her zaman boyun eğmek zorunda olmamızdır.
Artık buna bir son vermenin zamanı gelmedi mi?.. Artık eğilen boynumuzu tekrardan yukarı kaldırmamızın zamanı gelmedi mi?.. Artık korkudan kısıklaşan sesimizi yükseltmemizin zamanı gelmedi mi?.. Artık insan olmamızın zamanı gelmedi mi?..

Bir Korkağın Güncesi
Sürükleniyorum, oradan oraya sürükleniyorum. Zihnim sürekli bir arayışta, tüm mutsuzluk istencime rağmen mutlu olabileceğimin umuduyla doluyum. Sürekli bir yolculuk, bir durgunluk, bir umut, bir başarısızlık… Değişen zamanının ürününe dönüşen başarıya ulaşma inancım, yolların sonunda daha da uzaklaşan başarıya bakmakla yetinen bir yer değişimimle son buluyor. Her şeyi değişime bağlıyorum ama değişimin getirdiklerine karşı tümüyle eylemsiz kalıyorum. Neden sürekli değişime ayak uydurmaya çalışan düşüncelerimin içindeyim? Neden sürekli farklılaştığını düşündüğüm hayat anlayışım ile çalkalanıyorum? Herkes gibi yaşamayı ciddiye almaya mı başlamalıyım? Onların hırsına ortak mı olmalıyım? Onlar gibi sürekli bir çaba içerisinde başarıya ulaşmaya mı çabalamalıyım? Belki de sadece durduğum bu noktada düşüncelerimin tembellikle buluşmasını yazmalıyım.
Yazmak huzursuzluktur. Yazdığım zaman rahatlamaktan çok kendi kelimelerimin tarafından ihanete uğradığımı hissediyorum. Yazmaya başladığım anda büyük bir hüznün pençesinde çırılçıplak buluyorum kendimi. Korkuyorum. Bir ulağın bana çıplak olduğumu hatırlatacağından korkuyorum. Haklı olduğumu bildiğim düşüncelerden korkuyorum. Hiçbir konuda başarılı olamayacağımı bildiğimden korkuyorum. Bugünlerde insanlar tarafından aldığım övgülere şaşırıyorum, bu kadar değersiz birisi olduğumu bilirken insanlara yaydığım yanlış görüden utanıyorum. Övgü duyduğum anda kaçmak, arkama bakmak bile istemiyorum. Özellikle arkama bakmak istemiyorum… çünkü arkamda birisi olabilir diye korkuyorum.
Cesur biri gibi görünen bir korkak olduğumu bilmelerini istemiyorum. Geceleri korkudan titrediğimi görmelerini istemiyorum. Hıçkırıklarım arasındaki eksikliklerimi duyacaklar diye ağzımı kapatıyorum. Susmanın verdiği güveni seviyorum, konuşursam ağzımdan çıkacak sözlerin anlamsızlığından korkuyorum. İnsanların beni tanımasından korkuyorum, gerçek benliğimi fark edecekler diye aklım çıkıyor. Hayatım boyunca rol yapıyorum, iyi bir oyuncu olmadığımı bilerek rol yapıyorum. Kendimi kandırdığımı farkındayken bile rol yapıyorum, rol yapmayı bıraktığımda kendimle tanışacağımdan korkuyorum. Ama en çok da kâinatta tek başarılı olduğum şeyin rol yapmak olmasından korkuyorum. Sadece korkuyorum.

Sosyal Demans
Düşüyoruz ama yere çarpana kadar farkında varmıyoruz. Merdivenleri çıkarken ki her adım insanın zihninde yeni bir evrenin başlangıcıdır. Her adım bir yükseliş, her adım bir düşüştür… ama… düşüşlerin en büyüğü demokratik toplumların yapısına mahsustur çünkü yönetimdekiler hiçbir zaman yarını düşünmez, görevde kalabilmek için yalan söylemeyi asla bırakmazlar, yalanlardan kurulu bir dünyada düzeni sağlamak için yalana sığınılması kadar aşağılık ve normal bir şey olamaz.
Saptırılan yasalar, yandaşlarla dolu işlevsiz kurumlar, eğitim kalitesinin düşmesi ile yükselen oylar, halkın cehaleti ile kabul ettirilen kurallar… Halk o kadar ahmaktır ki her zaman bir kurtarıcının gelip onları kurtaracağına ve dünyasını tamamen değiştireceğine inanır ama o kurtarıcı asla gelmez. Kurtarıcı her zaman içimizde mevcuttur ama onu açığa çıkaracak yüreklerimiz yoktur, belki de isyanla başlayan kabullenişimiz sonucu her zaman bunu gerektirir.
İnsanın en büyük sorunu unutmasıdır. Unutuyoruz, unuttuğumuzu bilmememize rağmen unutuyoruz. Ne yaşanmış unutuyoruz. Yanlışları, doğruları unutuyoruz. Dün düşman olduğumuz bugün dostumuz oluyor, dün sevmediğimiz bugün en sevdiğimize dönüşüyor. Hafızamız sınırılı, palyatif bir toplumda yaşıyoruz. Acı nedir bilmez olduk, zihinsel acılarımızı elimizdeki telefonla, fiziksel acılarımızı anestezi ile durdurmak için can atıyoruz. Farkında değiliz ki toplumsal sürekli anestezi, kısıtlı hafızamızı yok etti. Hepimiz demans hastası olduk, sadece farkında değiliz…

Onlardan Birisi Olduğumu Biliyorum…
Koşuyorum, arkama bile bakmadan koşuyorum. Birisi beni kovalıyor gibi koşuyorum. Elimi uzatsam özgürlüğe dokunacak gibi koşuyorum. Acılarımın beni yakalayamayacağı sanır gibi koşuyorum. Bir umut, bir azim uğruna koşuyorum. Koşarken geride bıraktığım ağaçların silikleşmesine rağmen koşuyorum. Dünyamın daha da yalnızlaşacağını bilerek koşuyorum. Uzaklaştıkça tanıyamadığım yüzler daha da bulanıklaşıyor ama ben durmayı kabul etmeden koşuyorum. Koşuyorum çünkü aynının cehenneminden kaçıyorum, koşuyorum çünkü cenneti bulacağımı umut ediyorum, koşuyorum çünkü değişimin değişmez olduğunu biliyorum.
Ağlıyorum, koşarken üstüne bastığım topraklara ağlıyorum. Geçen görüntülerin arasında bıraktığım benliğime ağlıyorum. Bir zamanlar mutlu olduğumu bildiğim anılarıma ağlıyorum. Giderek değersizleştiğim bu dünyada bıraktığım ayak izlerimin kayboluşuna ağlıyorum. Geride bıraktığım yeşermiş ağaçlarımı sulamadığım için ağlıyorum. Söylediğim sözlerin gerçekliğinden ettiğim şüpheye ağlıyorum. Okuyup da anlayamadığım birçok kitaba ağlıyorum. Ama en çok da daha iyisini bulmak uğruna yarıda bıraktığım sayfalar için ağlıyorum. Ağlıyorum çünkü bazı şeylerin değişmeyeceğini biliyorum.
Susuyorum, tüm vücudum susuzluktan titreyene kadar susuyorum. İradem dışında verilen kararlara karşı çıkamadığım için susuyorum. Okyanusların karşısında kayıtsızlığıma kızdığımdan susuyorum. Bir zaman zihnimde var olan susuzluğu dindirmek için çabalamadığıma susuyorum. Su uğruna dünyaları yakacakken, onların ikramını kabul etmediğim için susuyorum.
Bir zamanların onların arasında bulunduğumdan susuyorum, bir zamanlar onların arasında bulunduğumdan kaçıyorum, bir zamanlar onların arasında bulunduğumdan ağlıyorum. En acısı da onlardan birisi olduğumu biliyorum…

Vazgeçilmez Yalnızlık
Yalnızlık daha doğmadan önce içinde bulunduğumuz huzurlu ortamımızda tattığımız vazgeçilmez gerçeğimizdir. Doğduğumuz andan itibaren insanlıktan kaçmak isteriz, bir köşeye saklanırız, karanlığın içinde içimize huzur dolar. Daha küçük yaşımızdan itibaren geldiğimiz deliğe geri dönme ihtiyacı hissederiz çünkü bu yalnız gezegende hiçbir zaman yalnız değilizdir. Hayali çadırlar kurarız, içinde saklanır kurtulmak isteriz onlardan. Hayallerimiz karanlıkta ortaya çıkar, gerçekliğin acısını ruhumuzda hissederiz. Hep bir değişim arzularız, değişimden sonra her şeyin farklı olacağını umut ederiz ama değişen hiçbir şeyin olmayacağını da içten içe farkındayızdır.
Göç etmeye karar veririz ama ilk adımı attığımızdan itibaren de geri dönmek için uğraşırız. Evimizin duvarlarından nefret eder ama her gün ona geri dönmek için yaşarız. Her gün yeni eşyalara bağlanırız, eşyaların bizi değiştireceğine gönülden inanırız. Yeni kitaplara başlarız ama daha ilk sayfasında sıkılırız. Her şeyi düşünmemek için istemsizce yaparız ama tüm uğraşlarımızın kifayetsizliğinden doğan karanlıkta, ortaya çıkan yalnızlıkla düşünmeye başlarız. Belki de bu yüzden cehennemi karanlıkta, cenneti de aydınlıkta ararız.
Sosyal ortamlarımızdan kopmak istemeyiz ama her gün o ortamlardan dolayı kaybettiğimiz zamana üzülürüz. Güne zamanımızı kaybetmek için uyanır, gece olunca kaybedilen zamana ağıt yakarız. Geceleri gelen düşüncelerimiz yüzünden uyumak isteyemeyiz, uykunun zaman kaybı olduğunu düşünürüz ama asıl zamanı gün boyunca kaybederiz. Severek girdiğimiz işlerimizden birkaç yıl sonra nefret ederiz. Uzun süre okullarda sürünürüz, dersler yüzünden okula adım atmak istemeyiz ama zaman geçtikten sonra en iyi zamanlarımızın onlar olduğunu düşünürüz. İnsanlık olarak biz unutmayı severiz ve unutulmuşluğun kırıntıları içinde mutluluklarımızı ararız.
Bir kuş gibi özgür olmayı istediğimiz her anda yerden unutulmuşluğun kırıntılarını gagalamaktan başka bir şey yapmayız. Her şey akar; bizden bize kalan tek şey aynanın yansımasından bize gülümseyen silüettir.

Bir Şeylerin Yanılsaması
Bir toplum düşünün, o toplumda yaşamları için bir amaç bulamayan insanların çektikleri acıları. Bu acılar neticesinde yaratılan bir amaç, bu amaç doğrultusunda hareket eden sözde özgür iradeleri. Söylenen sözlerin sonradan romantikleştirilip kayda alınmasını. Değişmezlik iddiasında bulunup her sözle değişen ve evrimleşen bir amacı. Herkesi içine alan bir kültür ama bu kültürün sonucunda solucanlaştırılan insanlara köle gözüyle bakan bir sonucu. Eğdirdikleri boyunlardan yarattıkları amacı besleyen bir haracı. Yaşamın sonucunu göze alamayan insanları peşinden koşturan bir hiçliği.
Toplumdaki kişilerin çoğunluğuyla aynı fikirde olabilmek için yalan söyleyen birilerini. Başı sıkıştığı zaman yaratılan amaca sığınan ve onu eğip bükerek yön vermeyi hedefleyenleri. Kambur görünüşlerini gizlemek için toplumun emeğini çalan hırsızların şatafat içindeki geçitlerini. Düşüncelerin ortaya çıkmasından korktukları için toplumun cehaletini isteyenleri. Kürsüde bağırırken etrafa saçılan tükürüklerin içindeki aşağılık toksinleri.
Herkesin palyaço olabileceğini iddia eden sistemi. Yüzünü gözünü boyamak için her döngüde yok olan umutları. Soğuk yatağa girmekten korktuğu için yatağındaki vücut sıcaklığını korumak adına her şeyi göze alan soytarıları. Çevresindeki aynalar karşısında yaptıkları maymun danslarını. Bir caddede yol alırken onlarla aynı şeritten gitmeyenlere karşı aldıkları düşmanca tutumları. Aynadaki yansımasına benzeyenlere tanıdıkları öncelikleri. Söyledikleri yalanları unutup ortaya çıkan maymunsu suratlarındaki gülümsemeleri.
Düşünün. İstemsizce manipüle olan eylemlerinizi. Geceleri gözlerinizi kapattığınızda kulağınıza fısıldayan sesinizin arkasındaki özgün düşüncelerinizin yavaş yavaş yerini tekdüzeliğe bıraktığını fark ettiğinizi. Öğrenmekten korktuğunuz gerçekleri öğrenme isteğinizi tekrardan kazandığınızı. Yaptığınız yanlışları fark ettiğiniz ilk andaki baş dönmenizi. Elinizde tuttuğunun titreşim yayan dikkat dağınıklığınızı. Sizi düşünmekten alıkoyan her şeyi düşünün, yeter ki düşünün, düşünmediğimiz için böyle olduğumuzu da…

Aşk…
Aşk en büyük günahtır. Soğuk ve yalnız benliğinde titrerken bir göz kırpışında güneşi var edendir. Zamanla uzaklaşan tanrıyı kararan gözlerinin önüne getirendir. Bir andır, bir anlık görmek, bir anlık hissetmektir. Her gece yapmayacağını tekrarladığın ama her sabah tekrar yaptığın bir ibadettir. Kutsal kitapların sayfasındaki bir ayet, kalp atışının sebebi, aklın irrasyonalitesidir. Aşk reddettiğin her şeydir.
İstese de başka bir şey düşünemeden uyandı. Tavanda onun portresini görüp gülümsedi. Gözlerini kapadı, görmese de hissetmek, rüyasını tekrar ve tekrar zihninde canlandırmak için. Bir an vardır diye düşündü, mantığın zihne hükmettiği ve zorunluluklarını yerine getirmesi için odağını hayatına döndüren, işte o anda yataktan kalmak için yeltendi. Hayatın gerçekliğinin onun hayali mutluluğunu öldüreceğini günün ilk anından beri biliyordu. Bilmenin bir çözüm olmayacağını da…
Aşk bir inanç gibidir. Bildiğini sandığın gerçekleri göz ardı edip bir düşüncenin peşine kapıldığın, dönüp arkana baktığında tanıyamadığın bir kişi bıraktığın bir deneyimdir. Rasyonel düşünce kabiliyetini kaybettiğin ve tüm saçmalıkların içinde bir anlam bulduğun, yaşamın tüm amacını o kişiye bağladığın bir deneyimdir.
Hiç bilmediğini fark ettiği evinin içinde farkında olmadan yaptığı zorunluluklarını tamamlayıp, hiç bilmediğini fark ettiği sokaklara ilk adımını attı. Yürüyordu ama görmüyordu, düşünüyordu ama hiçbir şey bilmiyordu, zihni hapishane penceresindeki parmaklıklarından gökyüzündeki ayı bulmaya çabalayan bir mahkûm gibiydi. Suratındaki gülümsemeyi fark ettiğinde çoktan evden uzaklaşmıştı.
Aşk ile âşık olmak aynı şey midir? Birisini çok şiddetli bir yıldırım çarpması gibi hissederiz ve kısa zaman içinde azalarak yerini daha az yoğun ama etkisini devam ettiren bir duygu durumuna bırakır, bu duygu durumunun sürekliliği bizim aşk tanımımızı belirler. İlişkilerinin belirli bir zaman sonrasında hatırladığımız her şey ilişkinin en yoğun olduğu döneminde karşı tarafa yüklediğimiz anlamlardan ibaret olduğunu fark ederiz.
Yanından geçerken karıncalara benzeyen insanlara güveniyordu, onları da kendine yakın buluyor, tek düze görünüşlerin içindeki buruk hikayelerine saygı duyuyordu. Kendini ilk defa topluma yakın buluyor, onların kendisini ötekileştirdiğini reddediyor ve içlerinde olmadığı bir senaryoyu düşünmüyordu. Hayatın içinde yer almayan düşüncelerinin odağı değişmişti. Uzun zaman önce kendini ayırdığı toplum nasıl olmuştu da onu içine almıştı?
Toplumun içinde yer edinme çabamız belki de bir insan ile sınırlıdır, o doğru kişiyle ilgili yoğun duygular beslediğimiz zaman o zinciri kırmış ve onların içinde kendimize çoktan bir yer hazırlamışızdır. Zincirlerimizi kırmak aşk ile ilgilidir, bir insana karşı o yoğun duygusu hissedersek romantizmimiz tüm insanlığa ulaşır.
Daha önce hiç almamış gibi derin bir nefes aldı, hızlanan kalp atışlarıyla birleşen heyecanı yüreğinin melodisini bir kez daha hissetmesini sağladı. Şarkının sözleri tek bir isimde birleşiyor, düşüncelerini özgürleştirmesini kısıtlıyordu. Uğruna yaşamaya değer bir hayat diye düşündü, hayatta birkaç kez duyulan uğruna yaşamaya değer şeyler… Aşk uğruna yaşamaya değer şeyler yaratan bir olgu mu, yoksa bir fenomen mi? Tek bildiği şey ruhunun derinliklerinde onu zehirleyen bir şeylerin olduğu, yaşamaya değer şeylerin. Aklından çıkmayan görüntüsü, mesafe tanımayan özlemi, onun ağzından çıkan her kelimeye duyduğu hayranlık, onun varlığına duyduğu sevgi, düşünce dinamiğinin tekilleşmesi…
Aşk ulaşılamayan arzular mı demekti? Ulaşmak istediğimiz kişiye ulaştığında o kadar yoğun duygular hissedebilecek miyiz? Belki ulaşamamanın kederinin insan aklına verdiği derin bir duygu yükünün bir yansımasıydı. Belki de hedeflerimiz de bu arzunun ardından gitmektir, bu yüzden hedeflerimize ulaştığımızda hiçbir zaman tatminlik duygusuna ulaşmayız, her zaman eksik bir şeyler, onun yolunda kaybettiğimiz azmimizi ararız. Azim, aşk, umut, yol, hedef… hepsi aslında ulaşamamanın derin hüznüdür.
O’na gözlerinin önünde her zaman beliren bir silüet olarak çok yakın olsa da aslında ulaşamayacak kadar uzaktı. Belki aşk ile aldatılıyordu, insanlığın yarattığı yoğun duygu durumu onu aldatıyor olamaz mıydı? Aldatılmıştı, hem de çok yoğun bir tutku tarafından… Belki de insanlığın temel sorunu aldatılmalarının farkına varamamalarındaydı. Karanlık sokaklarda kapanan duyularında uyanan düşünceleriyle ilerliyordu, bugün ne yapmıştı? Düşünmüştü, onu… yaşamın kuralının bu olduğunun farkında olmayacak kadar kırılgandı.
Aşkı aşk yapan nedir? Kalbimizin atışını hızlandırıp sevdiğimiz insana belki de hiçbir zaman ait olmayan bir kimlik yarattığımız, ona yüklediğimiz anlamlarla şekillenen duygusal yoğunluğumuzun bir patlaması mı? Hiç sona ermeyecek gibi başlayan bir patlamayla zamanla yerini alışkanlığa bırakan bir son.
Evine girdiğinde fark ettiği ilk şey hala uyanamamış olduğuydu. Aşk tarafından uyutulmuş ve aşk tarafından uyandırılmıştı. Bir araf çizgisinde yürüyor, cehenneme ibadet ediyor, cennetten nefret ediyordu… aşk cehennemi cennetimiz yapan ve uzaktaki cennet kapılarına duyulan mutlak çekimi azaltandır, belki de aşk insanın en güzel rüyasıdır?

İnsanlar Her Zaman Konuşur
İnsanlar her zaman konuşur, bu konuşulan şeyin anlamlı olduğu gösterir mi? Herkes bir şeyler hakkında fikir belirtiyor ki bu dijital çağın ortaya koyduğu konuşma özgürlüğü fikrinin bir sonucudur. Peki herkesin konuşması ne kadar yararlı? Herkesin eşit olmayacağı gibi her söylenen cümle de referans sisteminin kim olduğuna göre değişiklik göstermelidir. Bir primat ile eşit konuşma özgürlüğüne mi sahibim? Hayır, ağızdan çıkan kelimelerin karşı tarafa ulaştığında beyninde uyandırdığı düşünceler bakımından asla eşit olunamaz. Bu da söylenen kelimelerin kimden çıktığına göre değişiklik gösteren bir durumdur ki bundan hepimiz hemfikiriz. Peki dijital platformlarda konuşan insanlar veya bizden nefret etme gereksinimi gösteren insanların bize ulaştığında beynimizde uyandırdığı düşünceler farklılık gösterir mi?
Bugün benim budala olduğumu iddia eden bir fransız’ın tweetini okudum ve bu durum ilgimi çekti. Bu kanıya nereden vardı veya onu böyle düşündüren şey ne olabilirdi? Fransa’daki sözde liberal konuşma hakkı bu tarz hiçbir dayanak olmadan konuşulmasını destekliyor mu acaba? Bu yazdığına bakıp ne kadar da özgür konuşmuş olduğunu düşünüyor mudur? Gerçekten insanlar ve onlara verilen konuşma hakkı çok ilginç olabiliyor. Veya woke kültürün bir sonucu olan konuşma hakkı, toplumdan farklı olduğunu düşünen insanların sürekli kendinde eleştiri hakkını bulması ne kadar saçma değil mi? Toplumun bir parçası olmadığından kendine benzemeyen herkesi sonsuz derecede eleştir ve hak savunucusu rolünü üstlenmeye başlarsın. İnsanlar garip.
İnsanlığın en büyük problemi toplum içinde yer bulmaya çalışması, herkes bir grup insan içinde kendine ayrılan yere oturmaya çalışıyor ve o grubun mensubu olduğu anda onlar gibi davranmaya başlıyor. Belki de gerçekten insanlık düşündüğümüzden çok daha cahil çünkü herkes anlamak istediği kadarını anlıyor ve gerisini anlamayı aklının ucundan bile geçirmiyor. Belki de hepimiz hayata karşı olan isyanımızı bu şekilde dile getiriyoruz. Herkes birini suçlamak veya nefretini kusmak için pusuda bekliyor. Dijital çağın en büyük problemlerinden birisi de insanların birbirine karşı uyguladığı sosyal şiddet veya nefret söylemi. Linç kültürünün ürünleri olarak amipleşen insanların ağzından çıkan işlevsiz kelimelerin kulağımızda uçuşan sinir bozucu sivri sineklerden bir farkı kalmadı.

Her Şey Akıyor…
Değişiyorum, değişiyoruz. Değişim varlığın kaçınılmaz gerçeği. Hayatın sürekli değişken şartlarına farkında olmadan uyum sağlamaya çabalıyoruz. Her şey akıyor… bir nehre iki defa girmiyoruz. İnsanlıktan nefret ediyor, her şeyin ateşten geldiğini iddia edecek kadar cüretkâr oluyor, Herakleitos’un izinden gidiyoruz. Bir tapınağa gidiyor, düşünmek için ibadet ediyor, insanlıktan kaçarak kutsanıyoruz.
Anlaşılmak değil, anlatmak istiyoruz. Anlaşılırsak bizi halktan biri sanırlar diye korkuyor, düşünsel fildişi kulemizin tepesinden herkesi küçük görüyoruz. Okuyoruz, okuduklarımızı gerçeğimiz yapmaya çalışıyoruz. İnanıyoruz, bildiğimizi sandığımız gerçeklere güveniyoruz, bilgilere inanç duymazsak onları zihnimize yazamayacağımızı biliyoruz. Bir odada kitapların arasında kendimizi güvende hissedip, duvarların dışındaki gerçeklerden korkuyoruz. Odanın bizi değiştireceğine emin olduğumuzda aslında hiçbir şeyin değişmeyeceğini de biliyoruz.
Yaşlanıyoruz, zaman akıyor… Yaşlanmak bir tür değişimdir, her geçen günden sonra aynadaki yansımamızdaki romantizmimiz değişiyor. Hayatın anlamsızlığına karşı daha duyarsız oluyoruz, belki de yaşlandıkça daha da çok inanmak istiyoruz. Gençliğimizde oldukça kolay olan öğrenme anlayışımızın köreldiğini hissediyoruz, inançlarımızdan ayrılmak oldukça zorlaşıyor. Cüretkâr gençliğimizi özlüyoruz.
Hayat sürekli akış halinde. Toplumdan kendimizi soyutlasak bile çevremizdeki değişimleri görüyoruz. Sanki bütün hayatımızı Afrika’nın ilkel bir kabilesinde geçirmişiz gibi değişime yabancı kalıyoruz. Çevremizdeki çokluğu ayırt etmekte zorlanıyoruz. Çokluğun bolluğundan boğuluyoruz, nefes almak için tekrar ve tekrar kendimize sığınmaktan başka çözüm bulamıyoruz. Sürekli değişim halindeyiz ama özlediğimiz gerçekliği her zaman annemizin karnındaki varlık ve hiçlikten buluyoruz. Belki de bu yüzden en huzurlu, aynı zamanda en huzursuz anlarımız gecenin karanlığında yorganın altında bulunan çıplak benliğimiz.
Sürekli değişim, sonsuz olasılıksal bir hayat, ne yapacağımıza dair var olmayan fikrimiz, sürekli hissettiğimiz yetersizlik hissi, okuduklarımızı anlamlandıramama… Yaşamın altın kuralı belki de sürekli akan düşünceler arasından birkaçına tutunmak. Tutunursak belki de değişimi engelleyebiliriz, tutunursak belki de mutlu olabiliriz…

Yalanın İcadı
Cennet ne oradaydı ne de burada, cennet kulaklarımın içinde yankılanan sesti. Cennet gözlerimle gördüğüm sorgulanan hakikattir. Cennet cehaletimin kendimi özel hissettirme çabasıdır. Cennet evrende yalnızlığımı kabullenememektir. Cennet aradığım ama bulamadığım hayvanlardan ayırt edilen türümdür. Cennet okuduğum kutsal metinlerdeki yalanların mutluluğudur.
Cehennem benim evimdir. Cehennem aklımdaki karanlık düşüncelerimdir. Cehennem kaçamadığım yasak aşkımdır. Cehennem her uyandığımda farklı hissettiğim benliğimin aynaya yansımasıdır. Cehennem her geçen günden sonra tanıyamadığım benliğime dair hatıralarımdır. Cehennem ölümden sonra hissedeceğim yalnızlıktır. Cehennem ışıklar kapatıldıktan sonraki karanlıktır. Cehennem insanın düşünmesini sağlayan her şeydir.
Yalan her şeyin içindedir. Yalan varlığın yaşanabilir kılınmasının temelinde yatan dürtüdür. Yalan zamanında Afrika’da çalıların arasında saklanan atalarımın iki ayağının üzerine kalkıp hayatla tanışmasıdır. Yalan ayakların üzerinde durduğumuz zaman boşta duran ellerimizin kullanılmasından sonra çalışan beynimizin ilk düşüncesidir. Yalan yaşama arzumuzu arttırmak için her gün yaptığımız ibadettir. Yalansız mutluluğa ulaşamayacağımız gibi, yalansız amacımızı da bulamazdık. Yalan bir icattı, yalan en büyük gereklilikti.

Tanrı Sıfırdır
Tanrı sıfırdır. Tanrı başlangıçtır, evrenin ilk saniyesindeki sıfırdır. Hiçbir zaman var olmayan idrak katsayımızdır. Matematiksel denklemlerde kullandığımız eşitlik anlam arayışıdır. Yokluğun olmadığı bir evrendeki yokluktur. Her şeyin içindeki a priori bilgimizdir. Tüm sıfatların gösterdiği ebedi gerçekliktir. Kozmosun içinde ve dışındadır, bir bilinç değil, bilincin kendisidir. Hafızası sonsuzdur, her şey onunla gerçekleşir. Bir düşüncesi yoktur ama aynı zamanda her düşüncemizin oluşumundan sorumludur. Bizden haberi yoktur ama biz baktığımız her yerde ondan haber alırız.
Mezopotamya’da ortaya çıkmamıştır, zamanın kendisinde vardır. İnsanlar tarafından amaç uğruna kullanılacak kadar basit değildir. Kendi yasaları, kuralları vardır. Değişimin başlangıcı ve sonucudur. Her şey onun değişiminden var olmuştur. Bildiğimiz tek şey onun bir keşmekeş içindeki düzeni anlayışımızın birimi olmasıdır. Her şey birden gelmiştir ama o bir değildir, o sıfırdır. Sıfır kutsaldır çünkü başlangıç dışında var olmamıştır.
Bir şeyin var olmaması onun olmadığı anlamına gelmez, o şey doğadadır, o şeyi var etmek bizim elimizdedir. Duyumsamadığımız bir şeyi hayal edemeyeceğimiz gibi varlığı hakkında en ufak bir delil bulamadığımız şeyleri duyumsadığımız şeylere benzetmeye çalışırız. Duyumsadığımız şeyler doğadaysa, bulmak istediğimiz şeyler için doğadan başka referans sistemimiz yoktur. İnsan zihni sonsuzluğu anlayamayacak kadar sınırlıdır çünkü aksiyomatik düşüncemizin temel katsayısı sıfırdır, sıfır ise bizim idrakımızdır, tanrımızdır.

Belki de Bir Budaladan Başka Bir Şey Değilim
Ağaçların içinde çektiğim acı hafifliyor, belki de ağaçlar acımı emiyorlar, kendi acılarına yeni acılar ekliyorlar. Kuru ağaçların görüntüsü daha da kuruyor ve solgun sonbahar rengi daha belirgin oluyor her geçen saniye. Acı çekmek için mi yaratıldım? Amacımı çok uzun zaman önce kaybettim, şimdi de merakım yavaş yavaş sönüyor… sahip olduğum tek şey avucumda tuttuğum acı dolu benliğim. Kendimi küçülttüm, zihnimin dışavurumu herkes için ahmakça oldu. Belki de bir budaladan başka bir şey değilim.
Ağaçların içinde çektiğim acı hafifliyor, belki de budalalığım artıyor, ilkel düşünceler zihnimi ele geçirip düşünmemi ilkelleştiriyor. Kendimi bulduğumu hissediyorum ağaçların arasında, dün gece rüyamda gördüğüm gibi, sürünüyorum, yürüyemiyorum ama sürekli çabalıyorum. Ağaçlar çaba demektir, bu kadar acılarına rağmen hala yaşamak için en ufak su parçasını umarak bekliyorlar, sabrediyorlar… keşke onlar kadar hayata umutla bakabilseydim, sadece acı ve içindeki nihilizm ile onları izliyorum. Belki de bir budaladan başka bir şey değilim.
Ağaçların içinde çektiğim acı hafifliyor, onların kalın kabuklarındaki unutulmuşluğu hissediyorum, beni de unuturlar mı acaba? Yaşamı oluşturan bu küçük anılardır, benim bu küçük yaşantımda oluşturabileceğim anılarım var mı? Anılar yaratabilecek kadar değerli miyim? Ormanın zeminini kaplayan yaprakların altında unutulan bir nesneden başka bir şey değilim. Yaşamaya çalışmak hayatımın en büyük utancı… Belki de bir budaladan başka bir şey değilim.
Ağaçların içinde çektiğim acı hafifliyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor, uyumak, unutmak istiyorum. Nerede olduğumu, ne yaptığımı, ne istediğimi, varlığımın en ufak parçasını unutmak istiyorum. Yaşam acılarımın en büyüğü, ona ayak uydurmaya çalışmak daha büyük bir acı veriyor insana. Rüyamdaki gibi sürünmek istiyorum, ulaşamamak, tanıdığım insanların yanında umursamazca geçip, içimde kopan fırtınalara yeni düşmek istiyorum. Belki de bir budaladan başka bir şey değilim.
Ağaçların içinde çektiğim acı hafifliyor, yazmak için kelimler üretip duruyorum, anlaşılmak değil, anlatmak istiyorum. Anlattığım zaman acılarım azalacak mı? Yazdığım zaman kaybettiğim umutlarımı geri getirecek miyim? Sürekli kaybolan amaçlarımı, yok olan umutlarımı düşünüyorum. İnsan büyüdükçe kaybettiği hedeflerini geri kazanamıyor, tek düşündüğüm geçen zamanda kaybolan benliğim. Her gün yeni biri olduğumu hissediyorum ama değişen hiçbir şey yok. Belki de bir budaladan başka bir şey değilim.

Olamadı
İnsanoğlunun içindeydi ama ait hissetmiyordu kendini onlara. Etrafında bir sürü kafa vardı ama o sadece kafasının içindekileri görüyordu. Her yerde onlardan izler vardı ama o bakmıyordu, yürüyordu ama görmüyordu, dinliyordu ama anlamıyordu, düşünüyordu ama ne düşündüğünü bilmiyordu, uyuyordu… ama aslında oldukça uyanıktı.
Hayatı kitaplarda gördüğünü düşündü, karşısında duran güzel manzaraya karşı bir kartpostala bakar gibi bakıyordu, neden hayatı yaşayabilirken o yaşamak istememişti? Cevabını bulamayacağı sorular sormaya bayılırdı, insanlığın temel sorunu olan sonradan gelen farkındalık ona da ağır geliyordu. Farkında olmaktan nefret ederdi, farkında olmadığı her anın tadını çıkarmış olmayı diledi.
Bir böcek kadar başarılı olmayı istedi, olamadı. Bir kuş kadar özgür olmayı istedi, olamadı. Bir balık kadar huzurlu olmak istedi, olamadı. Ama en çokta onlardan biri olmayı istedi, olamadı…

“O” Bir Toz Zerresiydi
Körelmiş bıçak gibi hissetti yalnızlığını. Vücuduna saplanan her darbede sarsıldığını. Evrenin kalp atışlarında hissetti aidiyetsizliğini. Zamanın durmaksızın süregelen akışı içindeki burukluklarını. Geceleri gözünü kapattığında canlanan kaçınılmaz karanlık düşüncelerini. İnsanoğlunun sürekli hareketindeki durgunluğunu. Zifiri karanlıkta kulağında çınlayan çığlıklarını. Güvendiği evlerin ışıklarının tek tek sönmesini. Ay ışığı altında terkedilmiş benliğini.
Terk edilmişlik iyidir, O’na hayata tutunması için daha fazla zorlaması gerektiği söyler her zaman. Zamanın içinde kaybolan anılarını fısıldar, derin düşüncelerini filizler. Merak eder. Bilmek, daha fazla bilmek ister her zaman, ayrılmak ister insanoğlunun yavanlığından, belki de sadece O’nun için yavandır insanoğlu, çünkü O her zaman tanrının gözünden bakar hayata, böyle öğrenmiştir kağıtlardan. Bazen düşünür, bir orman gibidir O, içinde yeşeren zeytin ağaçlarının olduğu… neden her şey bu kadar yavaştır O’nun için? Sadece O’nun için mi?
Bir Zerdüşt gibi bağırmak ister meydanın ortasında “Solucandan insana dek…” Sonrasında kendisinin bir budala olduğunu düşünür, nedir bu kendini beğenmişlik, insanlığa olan nefret. Neden nefret etmeyecekmiş onu ötekileştiren insanoğlundan? Belki suçu kendisinde aramalı, zaten hep böyle yapar, başka kimde arayacaktı ki? Bu soluk ışığının güzelliğini en karanlıkta olduğumuz zamanlarda bize göstermekten çekinmeyen Ay’da mı? Bu gezegene dair her şeyi var eden, estetik algısını oluşturan, bize hayatı bahşeden bu parlak yıldızda mı? Sessizliğin içindeki canlılık olan ağaçlardan mı? Her zaman asimetrinin sembolü olan beton yığınlarından mı? Belki de onlarda aramalı derdini, neden düzgün olmazlar ki? İnsanoğlunun elinden çıkıp da güzel olan bir şey var mıdır ki?
“Kendi hayatımın öznesi oldum başkasının öznesi olmaya ihtiyacım yok” diye konuşur kendisiyle. Belki de bu yüzden ait hissetmez hiçbir yere. O’nu kendisine özne benimseyen kişilerle tanışmıştır da ama bu O’nun için acı verici bir gerçek olmuştur her zaman. Kendi hayatını nasıl şekillendireceğini düşünür, belki de geç kalmıştır her zamanki gibi. Birden kaçmak ister, arkasına bile bakmadan koşmak, O’nu kimsenin tanımayacağı bir yere… Gidebileceği sonsuz sayıda yer vardır ama O’nun için asıl problem nerde kalması gerektiğidir.
Düşündü… sıkılmış mıydı? Hayır, sıkılmadı. O hiç sıkılmaz. İnsanoğlunun temel sorunu bu; hepsi çok sıkılmış. Onlara doğa anlatıldı ve bundan sıkıldılar, onlara canlı beden anlatıldı ve bundan sıkıldılar, onlara evren anlatıldı ve bundan da sıkıldılar. Şimdi ucuz heyecanlar istiyorlar ve bunlardan bol bol hoşlanıyorlar ve yeni olduğu sürece, kırk farklı renkte yanıp söndüğü ve lanet olasıca biplediği sürece ne kadar bayağı veya boş oldukları önemli değil. Sıkılmadılar mı tüm bunlardan?
Şimdi, şimdi, şimdi, avucuna alsa bile bir “şimdi” çok uzaklara uçup gidiyor ve yeni bir “şimdi” geliyor. Bir daha geri gelecek mi “şimdi”ler? Her gece yeni “şimdi”ler planladığını ama öngöremediği “şimdi”lerin içinde kaybolup gittiğin fark eder her zaman. Bu farkına varmışlığın içinde bildiği tek bir şey vardır ki, o “şimdi”ler çoktan onu terketmiştir.
İçini çekti… mutluluk denilen şey süreklilik sağlayabilir miydi? Mutluluk farkına varmışlığın karşıtıdır dedi kendine. Acaba bildiğini sandığı gerçeklerin farkına varmasaydı mutlu olabilir miydi? Bilmek mutluluğu öldürür mü? Peki mutluluk nedir? Korktuğu sandığı şeyleri küçümsemek mi? O’nun küçümsediği şey mutluluk kavramının kendisiydi. İnsan mutlu olduğunda düşünmek istemez, düşünmediği için gelişme sağlayamaz diye düşünüyordu… ama onun düşünmesini sağlayan şey de refaha ulaşmışlığın bir ürünü değil miydi?
Karanlık gökyüzüne baktı, insanoğlunun açgözlülüğünden silikleşen parlak noktaların aslında O’na ne kadar uzak olduğunu bir kez daha hatırladı, işte o zaman çok yalnızdı… Rastgele oluşmuş bir evrende, rastgele bir araya gelen galaksi kümelerinin, rastgele oluşmuş bir galaksisinde, rastgele oluşmuş bir sisteminin, rastgele oluşmuş gezegeninde, rastgele oluşmuş canlılığın, rastgele oluşmuş bir atadan, rastgele oluşmuş bir toz zerresi olduğuna hüküm verdi. O, estetik bir toz zerresiydi, fazlası değildi.

Evren ve Kaos
Başlangıçta hiçbir şey yoktu, belki de büyük bir kaos vardı, bu ikilemin neticesinde var olan her şey bir noktada toplandı. Evrenin karanlığı aydınlığa kavuştu.
Evrenin ilk ışıkları 13,7 milyar yıl önce büyük patlama olarak adlandırdığımız Kosmos’un ilk anlarını Plank Zamanı olarak tasvir ederiz. Yaklaşık 10-44 saniye kadar küçük bir zaman diliminde fizik yasaları olarak bildiğimiz her şey ‘bir’den ortaya çıktı. Bizim kavrayamayacağımız kadar küçük bir zaman insan zihninde Stephen Hawking ile özdeşleşen Her Şeyin Teorisi fikrini canlandırdı, bu teori bu anın gerçekleşmesinin arkasındaki gizemi anlama çabamızın vücut bulmuş halidir, tüm fizik yasaları ‘bir’den ortaya çıkmış ise bu bir nedir? Hepsini birleştirebilecek bir kuram oluşturulabilir mi?
Planck zamanı sona erdikten çok kısa bir süre sonra, Enflasyon Dönemi olarak adlandırdığımız bir süreç gerçekleşti, 10-32 saniye içinde çok hızlı bir büyüme ile evrenin ilk sınırları oluştu. Yine ‘bir’den çoğalma gösteren kırılma noktası da dört temel kuvvetin ayrışmasıdır; bu ayrışma ise 10-32 ile 10-12 saniye aralığında oldu. Bu ayrışma sayesinde ileride madde olarak adlandıracağımız özün temelleri atıldı. Acaba başlangıç koşullarındaki küçücük bir değişiklik evren olarak bildiğimiz her şeyin tamamen değişimine kadar gidebilecek kadar büyük sonuçlara yol açabilir miydi?
Evrenin sıcaklığı trilyon derece civarındayken, kuarklar ve gluonlar gibi temel parçacıklar ortaya çıktı. Kuarklar bir araya gelerek protonlar ve nötronlar gibi daha büyük parçacıklar oluşturdu, bunlar da gözlemlediğimiz veya bildiğimiz madde kavramını oluşturdu ama ortada bir sorun vardı; eşit derecede anti madde ve madde oluşması gerekirken bu karmaşada beklenenden daha fazla madde oluştu, bu maddeler de zamanla yıldızları, galaksileri ve en nihayetinde bizi oluşturdu.
Bu kaos dolu ilk saniyeden sonraki dakikalarda evren genişleyip soğumaya devam ederken, protonlar ve nötronlar birleşerek hidrojen ve helyum çekirdeklerini oluşturdular. Evren genişledikçe, sıcaklığı daha da düştü ve atomlar oluşmaya başladı. Elektronlar atom çekirdeklerine bağlandı ve böylece ışığın serbestçe yayılabileceği bir evreye girildi. Evrenin en büyük kaosu son bulurken, bu sefer zaman yeni bir kaos doğdurdu.
Karanlık çağ olarak adlandırdığımız 380000 yıl boyunca evren soğumaya devam etti, 100-200 milyon yıl sonra ise ilk ışıklar yanmaya başladı. Hidrojen ve helyumdan oluşan devasa gaz bulutları yer çekimi etkisiyle tek bir noktada yoğunlaşarak yıldızların oluşumunu başlattı. İlk yıldızlar devasaydı -yaklaşık Güneş’in 100 katı büyüklüğünde- ama bir sorunları vardı, devasa oldukları için onları uzun ömürlü yapacak kadar yakıta sahip değillerdi, füzyon denilen tepkimeler ile yıldızların yakıtı olan hidrojen helyuma dönüşerek yakıtının çok hızlı bitmesine neden oldu -bir yıldızın kütlesi ne kadar yüksekse yakıtı o kadar kısa sürede biter- ve süpernova -süper kütleli yıldızların ölürken ortaya çıkan devasa patlamalar- olarak bildiğimiz büyük yıldız patlamaları gerçekleşti. Bu patlamalar o kadar görkemlidir ki, yakınında bulunan her şeyi paramparça ederler, o kadar büyük bir sıcaklığa ve basınca sahiptirler ki sonucunda daha ağır elementlerin oluşmasını ve evrene yayılmasını sağlarlar. İlk yıldızların bu yaydığı yüksek enerji ışığın uzayda daha stabil bir şekilde seyahat etmesine olanak sağladı. İlk milyar yıldan sonraki süreçte oluşan yıldızlar kütleçekimi etkisi ile bir araya gelerek ilk galaksileri oluşturdu.
Dünyamızın oluşumu ise bu keşmekeşten 4.6 milyar yıl sonra milyarlarca galaksi içinden Samanyolu Galaksisinin Orion kolu’nda Güneş ismini verdiğimiz bir yıldızın oluşma süreci ile başladı. Güneş’in oluşumu ise önceki yıldızların gerçekleştirdiği süpernova patlamalarının atıklarının hidrojen ve helyumla birlikten tek bir kütleçekim noktasına yani tekilliğe çökmesi ile gerçekleşti. Güneş’in etrafında bir halka şeklinde dönen toz ve artık ağır elementler birleşerek ilk kaya parçalarını, bu oluşan bu devasa kayalar birbirleri ile çarpışarak ilk gezegenimsileri ve bu gezegenimsiler çarpışarak ilkel gezegenleri oluşturdular. Bu ilkel gezegenlerden bir tanesi kütleçekimin etkisi ile kütle kazanarak şu anda içinde bulunduğumuz Dünya’nın ilkel versiyonu haline geldi. Tam bu sıralarda Theia isimli Mars boyutunda bir ilkel gezegen Dünya ile çarpışarak, gezegenimizin dış katmanından büyük miktarda maddenin uzaya fırlamasına sebep oldu. Bu maddeler, Dünya’nın yörüngesinde toplandı ve zamanla uydumuz olan Ay’ı oluşturdular. Bu çarpışma ayrıca Dünya’nın eğimine ve eksenel dönüş hızına da etki etti, mevsimlerin oluşmasına ve günün süresine katkıda bulundu. Aslında içinde bulunduğumuz yaşamı Theia’ya borçluyuz, onun kaotik yörüngesinin gezegenimiz ile tutkulu aşkı sayesinde insanoğlunun romantikliğini ortaya çıktı.
İlkel Dünya çok sıcaktı, bu sıcaklıktan dolayı Dünya başlangıçta erimiş haldeydi, bu yüksek sıcaklıklar gezegenin büyük bir kısmını sıvı halde tuttu, zamanla ağır elementler gezegenin merkezine çöktü ve çekirdeği oluşturdular. Hafif elementler ise yüzeye çıkarak daha dış katmanları mantoyu ve kabuğu oluşturdular. Yerkabuğunun soğumasıyla, ilk kıtaların çekirdekleri olan kraton oluşmaya başladı. Yerkabuğu, levha tektoniği hareketleriyle sürekli değiştiği için bu kratonlar birleşip ayrılarak yeni kıtalar oluşturdu. Bu süreç Dünya’nın yüzeyinde dağların, vadilerin ve çeşitli coğrafi yapıların ortaya çıkmasına yol açtı. Kıtaların arasındaki yarıklara yeraltı suları dolarak okyanusların oluşumunun, bu sayede ise canlı oluşumunun temelleri atıldı.
Gezegenimizin oluşum sürecini diğer yıldız sistemlerindeki gezegenlerden ayıran hiçbir ayırt edici özellik yoktur, yörüngesinde sürekli hareket halinde ve Güneş’e olan konumu sürekli değişkendir. 100 milyar tane galaksi, sadece bizim galaksimizde 200 milyar yıldız sistemi, bu yıldız sistemlerinde ortalama 3 gezegen bulunduğunu varsaydığımız herhangi bir senaryoda bu süreçlerden başka sistemlerin de geçmiş olabileceğini düşünmemek elde değil. Kitaplarda yazıldığı kadar özel değiliz, ne kadar derine inip düzen arayışında olursak olalım, sonucunda her zaman büyük bir kaosla karşılaşıyoruz. Kaos varlığın vazgeçilemez bir parçası, biz de ona ayak uydurmaya çalışan ilkel canlılarız.